6 Ekim 2025 Pazartesi

Kırık Kalpler 

Şu göğsüme oturan ağırlığı tartsam bulabilir miyim yalnızlığın enini boyunu? Kaç şehre, kaç sokağa, kaç bedene, kaç şarkıya sığar bir yalnızlık? Herkesi inciten, bir pencere kenarında derdiyle çiçekleri solduran bu hissi kaç yazar, kaç şair dökebilir kelimelere? Yağmurun hem nahif hem gürültülü sesi korkutur insanı, düşündüğü yerden. Aniden irkilirsin camdan bakarken, bulutlar toplanır gökyüzüne, ıslatır toprağı. Her bir damla yüreğine düşer insanın. Gözyaşları yağmurla karışırken içini üşüten bir kara bulut mudur, bir karanlık duygu mudur anlayamaz insan. Ağaçlar rüzgarın ağırlığı ile sarsılır, evlerin camları bir bir kapanır, sokaklar sessizleşir; kalabalıksa yağmura bırakır yerini. Evlerden caddelere sızan ışıklar yollara yansır, yansımaları da sararmış yapraklar kaplar. İşte böyle bir günde izlerken camdan şehri, insan evlerden sızan o ışıklardan bile hangi ev huzurlu hangi ev mutsuz anlayabilir. Mutlu evlerin ışıkları bile benzerdir. Mutsuz evlerin ışıkları gözleri yakan beyazlıktadır, ıslak sokaklara yansımaz, perdeler evin karanlığını içine hapsedercesine çekilidir. Yağmur sesinden uzak, mevsimlere düşmandır. Çiçek yoktur balkonlarında, belki soğuk fayansların dibinde saksıda bir kurumuş dal. Balkon demirleri paslanmış, perdeler griye çalan bir renkte, kapısı hiç çalınmaz. Mutsuz evlerin yüreği acıtan o sessizliği, sinmişliği ve kışı andıran o soğukluğu; mutlu evlerin tatlı gürültüsünün altında görünmezlik oyunu oynar. Mutlu evlerin mutfaklarından gelen çatal kaşık sesleri, tatlı bir rüzgarda sokağa doğru uçuşan perdeleri, iç ısıtan o sarıya çalan ışıkları, renk renk avizeleri, yükselen kahkaha sesleri, balkonda sevgiden delirmiş çiçekleri, saksılarına saplanmış bir rüzgar gülü hatta balkonda masa ve sandalye. O masada sandalyede oturan huzuru ve sohbeti görürsün o sokaktan geçerken, masanın üzerinde açık kalmış bir gazete yaşam sevincini hatırlatır. Yanında fal bakmak için kapatılmış bir kahve fincanı. İçeride televizyon açık, bu mutluluğa ortak bir televizyon programı. Bu evlerde sabahlar yeni bir güne uyanır, perdeler yeni bir gün ışığına açılır. Gece umutla kapanır kapılar, pencereler. Dışardaki yağmurdan, kıştan, acılardan, mutsuzluktan ve belki ölümlerden uzak. Mutsuz evlerde hiç yarın olmaz. Her sabah aynı gündesindir, her gece aynı geceyi yaşarsın kapalı kapılar ardında. Dört duvar sana ses olmaz, konuşmaz, televizyonu açsan bile önüne ilk kötü haberler çıkar. Bu evlerde hiç perdeler ahenkle uçuşmaz, evin tüm yükünü sırtlanmış gibi yerlere salar kendini. Ağırdır, kolayca çekemezsin. 

Sokakta yanından geçtiğin birinin hangi eve ait olduğunu anlarsın, yanlışlıkla omzuna çarptığın birinin yükünü düşürdün mü omuzlarından anlarsın. Bir yolculukta, bir caddede, bir sahilde, bir yağmurda, bir rüzgarda kim hangi hissi taşıyor cebinde, işte dökülür orada yerlere. Etrafa saçılan misketler gibi oradan oraya dağılır dertler, yükler. Yalnız insanların cepleri daha ağırdır, kalbi kırık birinin cepleri daha ağırdır. Bir şehrin haritasında, bir sokağın başında, bir kalabalık dükkanda; her yeni insanda yeni yeni acılarla tanışır insan. Her yeni simada bir hissi tanır. Biriyle bir yerde aniden göz göze geldiğinde tanıdık gelir ya sana; işte o zaman anla; sen bu acıyla daha önce tanışmıştın.

Ben bu sokaklarda, bu evlerin var olduğu caddelerde yürürken yağmurun sesine radyodan gelen tatlı bir nakaratmışçasına iltifat ettim. Göğsümde toplanan yalnızlığı alıp kalabalıklar arasına attım; kalabalıkların bir ruh gibi peşlerinde gezen yalnızlıklarıyla burada tanıştı. Bu sessiz sokakları dolduran bu ruhlardı. Ben yürümeye devam ettim, bu şehrin haritasında son yalnızlığa kadar.

"Yalnızlık sade şurda burda değil,
Düşüncede, hatırada ve dilekte.
Hangi taşı kaldırsan, nerde "of!" çeksen,
Bir dudağı yerde, bir dudağı gökte.."
 
Selin Tektaş
06.10.2025
İstanbul 

29 Nisan 2025 Salı

Mevsimlerde Bir Şarkı

Bir bahar akşamında ılık ve sakin rüzgarın sesini radyoda en sevdiğim şarkıyı çalıyor gibi dinlerken, soğuk kış gecelerindeki yalnızlığı hatırladım. Değerini bilemediğimiz sıcak mevsimler, kollarımızı, bacaklarımızı, kalbimizi, ruhumuzdaki kabuk tutmuş yaraları bile ısıtırken, yakıcı güneşe surat astık. Kırık bir kalple yerini sonbahara bırakan o sıcaklık, kalbimizde yaşamaya devam etsin diye karlar altında sımsıkı giyindik. Vücudumuzda yükselen ateşi, gerçek bir sıcaklık sanıp her gece pencereden sızan soğukla baş başa kaldık. Kalbini kırdığımız her insan gibi kırdık güneşe bakarak açan çiçeğin kalbini, yaprakları sonbaharda teker teker toprakla buluşurken, bir kadının gözyaşlarıyla döktüğü saçlarını hatırlayamadık. Ağaçlar bir bir soğuk mevsime soyunurken hiç anlayamadık üşüdüğünü, dalları havada soğuktan titrerken. 
İnsanlar kırdığı kalplerde bir sevgi kırıntısı ararken soğuk bir mevsime denk geldiğini anlayamadı gözlerinden. Gözyaşlarının yanaklarını okşadığını, sevdiğini hissetti insan; halbuki bir tebessümde yaşayan sıcak mevsimlere ihanetti, gözlerden akan o sağanak bakışlar. 
Bazen yıldızlara baktı, bazen yüz çevirdi geceye. Bazen uyanır uyanmaz perdeleri açtı, bazen perdenin arkasındaki hayatı görecek hali olmadı. Karanlığı ve aydınlığı birbirine karıştırdı. Sevgiyi ve nefreti bir sandı. O ince çizgide yürüyemedi hiçbir zaman ama zaten insan da böyleydi, adı insan.
Bir kalpte yeşeren fidanı ayağıyla basıp geçen de insan, o fidanı günden güne büyüten de. Kalpte dolup taşan bir orman yaratan da insan..
Kırık kalbini yaralı bir kuş gibi elinde taşıyan insan, başkasının kalbini hiç görmedi. Kendi elindeki yaralı kuşa bakmaktan iyileştirmeyi hiç düşünemedi. "Hep yaralı kalacak, artık uçamaz" dedi, başka bir kalbin kanatlarını keserken. 
Gökyüzünden bir şarkı duydu insan, bulutların arasından sızan notalar kulağına bir ahenkle geldi.  Bir fısıltıydı sanki nakaratlar, denizlerin dalgalarıyla ritim tutan. Ne derdi kaldı, ne tasası kaldı o an; adı insan. Her mevsimin bir şarkısı vardı, her yağmurun, her güneşin, her rüzgarın bir sesi vardı. İnsana benzeyen bu hisler, insanların kalbinde yaraydı. Bazen bir kelime bulamadım anlatmaya, bazen kalbimden geçenler dünyaya gelmek istemedi, nefes almak istemedi satırlarımda. Yıldızlardan kulağıma ilişen o şarkıları duymak istemedi insanlar. Kimseye kızmadım, kimseyi kırmadım, kimseye "neden?" demedim. Ya deseydim, ya kırılsaydım, ya kızsaydım? Kalbimdeki sonbaharı kışa çevirdiğimde kimse "ne güzel kar yağıyor" demeyecekti, "bu ne soğuk!" diyeceklerdi.
Artık kendi kalbimde ilkbahar mevsimi, şarkıların en güzel, şiirlerin en okunaklı, insanların en umutlu, güneşin en parlak olduğu zamanlar; ben kendi hikayemi yazacağım, herkes kendi kışını bahar sanırken..

"Sanırım ki günler hep güzel gidecek;
Her sabah böyle bahar;
Ne iş güç gelir aklıma, ne yoksulluğum.
Derim ki: "Sıkıntılar duradursun!"
Şairliğimle yetinir,
Avunurum."
Selin Tektaş
29.04.2025
İstanbul

12 Mart 2022 Cumartesi

Uzun Zaman Sonra

Uzun zamandır uğrayamadığım bir yerdeyim. Kalemi elime ne zaman alsam parmaklarımın acıdığı, gözlerimin satır aralarında uzun bir yolculuğa çıkıp ıssız ormanlarda kaybolduğu sade hislerdeyim. İçimdekileri buraya dökmeyeli öyle uzun zaman olmuş ki, takvim yapraklarının bir bir sokaklara döküldüğü o acımasızca çekip giden vakit hiç omzuma dokunup vedaya tenezzül etmemiş. "Ben gidiyorum!" dememiş. Bavulunu toplamadan bütün anılarını geçmişime kazıyarak, beni yaralayarak çekip gitmiş. Eski bir dosta bakar gibi bakıyorum şimdi ayak izlerine. Yıllarca kurumamış o ıslak ayak izlerine... Ben hiç mi fark edemedim gittiğini, ömrümü bir sökük ipliğe benzettiğini... Gün geçtikçe her gün daha da sökülen, ilmek ilmek işlenmiş hayatın bir eski ipe benzediğini; hiç mi fark etmedim? 

Yıllardır bir derin uykudayım sanki, dünya susmuş, gökyüzü ninnilerle uyutmuş, yıldızlar bir gece lambası gibi aydınlatmış odamı. Saçlarımı okşayan vakit, uyandırmadan, yanı başıma bir mektup iliştirmeden sessizce kapıyı örtmüş ve ben rüyalarımda yine o yasemin dolu bahçelerde yavaşça gezmeye devam etmişim. Uyandığımda o yasemin bahçeleri yerini kurumuş güllere bırakmış. Kalemlerimin ucu kırılıp, kağıtlarımın üstünde birkaç damla gözyaşı kurumuş, pencere aralık kalmış, perde ılık havada süzülmüş özgürlüğüne doğru. Gözlerim güzel rüyaların parıltısından duvarları aydınlatırken odanın ışıkları çoktan kapanmış, sokak lambaları halime acıyıp penceremden aydınlatmış gecemi. Vakit hangi mevsimde çekip gitmiş, hangi vakitte sessizce ayrılmış benden, hangi yaz, hangi kış sevmemiş de benim dünyamı, göç etmiş sıcak yüreklere?

Dizimde kanayan yarayı iyileştiren, saçlarımı uzatan, hatıraları bana öğreten, boyumu uzatan, "bu gecenin sabahı da var" dedirten, çocukluğumda bir elma şekeri gibi tatlı gelen, en sevdiğim kırmızı elbisenin bana artık küçük olduğu ve işin aslında elbisenin küçülmediği benim büyüdüğüm bu zaman ne ara bana düşman hale geldi? Ne ara bir düşman gibi yüzümde izler bıraktı, anılar ne ara alnımda, yanaklarımda yollar çizer oldu? Ne ara halsiz oldum yaşamaya ve ne ara küçüklüğümün renkli sokaklarının renkleri aktı duvarlardan sele kapılmış o kaldırımlara? 

Yüzümü güldüren fıkralar, işlek caddelerin renkli vitrinleri, selamlaşan insanlar, fırından gelen sıcak ekmek kokusu, annemin elmalı turtaları, pencerenin önündeki sarı çiçek, sokaktan taşan hayatın sesi, akşama doğru limonlu dondurma ve geceye ses veren radyolar. Zamanın o küçük bavulunda uzaklara gittiler. Gülümsemeler, gözyaşları, hatıralar, mektuplar, şarkılar dolu bir bavulun yanında zamanla birlikte uzak şehirlere taşındılar. Başka insanlara hayat olmaya, başka insanlara nefes olmaya... 

Oysa her insan bu dünyadan giderken kendi bavulunu yanında götürse olmaz mıydı? 

Olmazdı, bavulumuzda sakladıklarımız dünyaya bir iz olarak kalacaktı.. 

“Benim de mi düşüncelerim olacaktı,
Ben de mi böyle uykusuz kalacaktım,
Sessiz sedasız mı olacaktım böyle?
Çok sevdiğim salatayı bile
Aramaz mı olacaktım?
Ben böyle mi olacaktım?”

 

Selin Tektaş
12.03.2022
İstanbul 

16 Eylül 2020 Çarşamba

Yazmaya Ramak Kala

Dünyanın üzerine yağmurlar yağıyor, yağmurdan nasibini alan evine dönüyordu. İnsanlar eve giriyor, ıslak paltosunu askılığa asıyor, paltodan damlayan bir damla, o sıra oraya yolu düşmüş karıncanın sırtına yük oluyordu. Kimi işten dönüyor, kimi okuldan, kimi sadece sokaktan... Şemsiyeler bina mermerlerini ıslatıyor, gök gürültüsü merdivenlerin köşelerini aydınlatıyordu. Kimi koşar adım dönüyordu, kimi yürümekten daha yavaş. Kimi daha fazla bakıyordu yağmura, kimi şemsiyenin altında bir korkak gibi saklanmış sanki bir yağmur damlası değse canından can gidecekmiş gibi çekiniyordu. Yağmur ya bu işte, bulut kokusu sinmiştir üstüne.

Bense, yeni almıştım kalemi elime. Almadan önce de çıkardım elimi dışarı, açtım avucumu dünyanın kapağı, gökyüzüne. Birkaç damla yakaladım bulutlardan bana hediye. Avucuma indi gökyüzü, elimi saçıma sürdüm, hem “Yağmur saç uzatır” derdi annem bana küçükken. Belki gök gürültüsünün bize bağırmalarından korkmamam içindi evdeki sıcak yatağımda ama ben bu gerçeği kabul etmek istemedim. Gök gürültülü yağmura hep saçımı uzatır diye iltifat ettim.

Elimi saçımdan çekip tekrar çıkardım elimi pencereden dışarı, uzun zaman kalem almadığım elimi hem de. Yağmur kirini temizlesin diye. Pasını silsin diye çünkü ancak temizlenirse elim kalemi utanmadan tutabilirim. Beyaz kâğıda değdiğimde bozmamak isterim güzelliğini, kelimelerime kızmasın isterim.
Elim temizlenirken, elimin tüm kötülüğü de sokak yokuşundan aşağı akan sulara karışıyordu. Akıp gitmesini izledim başımı pencereye dayayıp, bir de görebildiğim kadar dünyayı. Sokağı değil, caddeyi değil, evin önünü değil, dünyayı...

Dünya avucuma düşen yağmura yansırdı hep, batan güneşe, şimşeklerin ışıklarına, geceleri dolunaya, sokaktaki çamura, akşam olunca evlerin yanan ışıklarına, mutfaktan gelen çatal kaşık seslerine, sokağın başındaki gülüşmelere, sevgilinin ellerine, yağmurda yürümüş kedilerin yağmur değmemiş köhne köşelerde gezinmiş pati izlerine... Dünya bana yansırdı hep odamdaki pencereden. Dünyanın kaç bucak olduğunu hiç sayamadım bu camdan ama eminim dünya çok bucak...

Elimi tekrar pencereden içeri soktuğumda elimdeki soğuklukla odamdaki sıcaklık güçlü bir kavgaya tutuştu. Sıcaklık galip gelince, soğuk terk etti burayı ama arkasında bıraktığı, yere damlayan yağmur damlaları vardı. Sonbaharın en acı yönü de buydu işte benim için. Ağaç yaprakları henüz hala yemyeşildi, sıcaklarda iyice büyümüşlerdi; sonbahar çalınca kapıyı, esince bir rüzgâr, sesi soluğu çıkamadı zavallı yaprakların. Üstünde kalmış son sıcaklıkları da çaldı götürdü başka diyarlara. Ondandır ya zaten, bir yerde yaz bir yerde sonbahar... Evin sıcağına dayanamayıp terk eden soğuk, gücünü yapraklarda gösteriyordu işte böyle.

Sonbaharın ismi bile hüzün verir insana, sanki bir daha gelmeyecek bahar. Öyle değil, merhameti de vardır. Ne kadar sert esse de rüzgar, saçımızı okşar.

İşte hoşça kal sokaklardan akan suya karışmış kuru yapraklar,

İşte diniyor yağmur, çekiliyor bulutlar, yanaklarında mavilikler açılıyor, ben...

Yazmaya ramak kala...


Selin Tektaş
17.09.2020
İstanbul

Kırık Kalpler  Şu göğsüme oturan ağırlığı tartsam bulabilir miyim yalnızlığın enini boyunu? Kaç şehre, kaç sokağa, kaç bedene, kaç şarkıya s...